|
|
January 02 Bu kez Osmanlı izlerini Prag şehrinde arayacağız. Prag bugün Çek cumhuriyetinin başkenti. Kendi deyimleriyle Avrupa'nın kalbi. Bizi ilgilendiren kısmı ise Vlatava Nehri üzerinde kurulmuş olan Karl yada Karlüv Köprüsü.
1357-1400 tarihleri arasında inşa edilmiş olan bu köprüye daha sonraki yıllarda 30 heykel eklenmiş. Bunların arasında biri varki Avrupa'ya hakim olan türk korkusunun tunçla ete kemiğe bürünmüş hali.
Heykelin adı Statues of Saints John of Matha, Felix of Valois. Dev bir kaya hapishane önünde yataklı bıyıkları ile bir Türk sipahisi ve bir köpek.
İçerideyse hapsedilmiş hıristiyanlar.
Elinde esirleri kurtarmak için parayla kayanın üstünde Aziz Jhon, Aziz Ivan ise onun solunda, Aziz Felix ise ön tarafta yığılıp kalmış durumda. İşte gerçek türk korkusu.
Bu heykel kentin ileri gelenleri tarafından halkı Türk tehlikesini hatırlatmak için 1714 yılında yaptırılmıştır. Bu sayede halkı sizleri Türklerden koruyacağız diyerek baskı altında tutmak rahatça vergi toplamak maksadıyla yaptırıldığı rivayet edilir. İşin ilginçliği heykelin yapılış tarihinde. Osmanlı 1683 te Viyana önlerinde mağlup olmuş ve 1699 a kadar devam eden bir yenilgi fırtınası sonrası 1699 da Karlofa Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Bu durumda basit bir hesapla Viyana'dan 31, Karlofça'dan 15 sene sonra inşa edilen bu anıt Avrupa'nın hala nasıl bir korku içinde yaşadığını ortaya koyması bakımından önemli. Bizim ders kitaplarımızda durakladık, geriliyoruz, yıkılıyoruz dediğimiz yıllarda Türk korkusunun hala Avrupa'da kol gezmesi bizimde bilgilerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini bugün Prag'tan haykırmaktadır... July 13 Bir süredir TİMAŞ yayınlarından çıkan KUMANDAN isimli tarihi romanı okuyorum. Romanda Müşir Gazi Osman Paşa ve onun yaşanmışlıkları etrafında tarihimizin hüzünlü sayfalarından biri olan 93 harbi diye bildiğimiz Osmanlı-Rus harbi anlatılıyor.
Hal böyle olunca bende bu sefer sizlerle beraber savaşı gören şehirlerden birine Rusçuk şehrine uzanmak istiyorum. Rusçuk Bulgaristan'ın kuzeyinde yer alan ve Romanya'ya sınırı olan Tuna kıyısında güzel bir şehirdir. Osmanlıda sancak merkezi olan Rusçuk, Sofya, Tırnova, Niş, Tulca, Varna ve Vidin ile birlikte Tuna Vilayetinin bir parçasıydı. 1393 te Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı toprağı olan Rusçuk'ta Evliya Çelebi'ye göre 2200 müslüman evi, 3 han, 300 dükkan, otuzun üzerinde cami bulunmaktadır.
Tuna üstünde cenk ider gemiler Şehit oldu gazilerden kimiler ... Kılıçlar çakıştıkça çatırdısından Seda geçti hızla felek kapısından...
Bu kadar kitabi bilgiden sonra gelelim aradığımız ize.
Bugün Rusçuk şehir merkezinde görkemli bir Bulgaristan'ın bağımsızlığını temsil ''HİLALİ ÇİĞNEYEN ASLAN ANITI'' yer alır. 1909 yılında inşa edilen anıtta Osmanlı-Rus harbini temsil eden gravürlerin yanında üstünde yer alan şehri koruduğuna inanılan bir azize tasviri kaideseinde iki top ve iki aslan heykeli ile çevrelidir.
Aslanlardan biri ağzında kırdığı esaret zincir ile tasvir edilmiştir.
Anıta ismini veren diğer aslan ise ayaklarının altında bir kalkan, kalkanın altında kalan yatağan, fes, ve hilalli alemiyle bir sancak ile osmanlıyı ayağının altına almış olarak tasvir edilmiştir.
Avrupanın pek çok yerinde başta Viyana olmak üzere ecdadımızdan erlikle alamadıkları hırslarını ancak yaptıkları anıtlarla tatmin etmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki içimizdeki sözüm ona humanist geçinen kendine aydın diyen insanlar ise şehirlerimizin kurtuluş kutlamalarına bile tahammül edemeyip türlü aşağılayacı ifadelerle tenkit ediyorlar. İşte örnek aldıkları Avrupa işte biz.
Tuna nehri akmam diyor Etrafımı yıkmam diyor Şanlı Gazi Osman Paşa Plevne'den çıkmam diyor
Tuna nehri akar gider Etrafını yıkar gider Şanlı Gazi Osman Paşa Moskofları kırar gider
Kapandı Plevne'nin yolu Düşman sardı sağı solu Askerim çok cephanem yok Yetiş Süleyman Paşa kolu
Karadeniz akmam dedi Ben Tuna'ya bakmam dedi Yüzbin Kazak gelmiş olsa Osman Paşa korkmam dedi
Plevne'nin ardı bayır Bizlerde kalmadı hayır Yok olası Damat Paşa Yaktı bizi cayır cayır
Kara kazan coştu derler Dalga dalga aştı derler Osman Paşa'nın askeri Gece burdan geçti derler
Kılıcımı vurdum taşa Taş yarıldı baştan başa Şanlı Gazi Osman Paşa Moskofları kırar giderDecember 15
Her ki o erzân hared erzân dehed
Gevherî tıflî be-kurs-ı nân dehed
Her şeyin değeri ödenen bedel kadardır. Atadan dededen kalan, yolda belde bulunan şeyin değeri olmaz. Zira bir şeyi ucuza alan ucuza verir. Cahil çocuk yolda bulduğu incinin kıymetini ne bilsin. Bu yüzden bir hazine değerindeki o inciyi gider de bir somun ekmeğe değişir. İncinin kıymetini denizin dibine dalan dalgıça, ya da inci satıcısına sor sen.
Aslında o çocuk sensin; inci de ata mirası olan dinin. Sen o hazineyi beşiğinde hazır buldun, sahip olduğun şeyin farkında olmayışın bundan.
Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)
BİRİNCİ SÖZ
Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikayeciğe bak, dinle. Şöyle ki: Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi, diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtiu't-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu. İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kànun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, herşeye karşı dayanır. Başta demiştik: "Bütün mevcudât lisân-ı hâl ile 'Bismillâh' der." Öyle mi? Evet. Nasıl ki, görsen; birtek adam geldi, bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin: O adam kendi nâmıyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk'ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek, her bir ağaç, "Bismillâh" der. Hazîne-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Herbir bostan, "Bismillâh" der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar, "Bismillâh" der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk namına en lâtîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, "Bismillâh" der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. "Allah nâmına, Rahmân nâmına" der; herşey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Ve diyor ki: "En güvendiğin salâbet ve harâret dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi,"Asânı taşa vur!" dedik. (Bakara Sûresi: 60. )emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer âzâ-i İbrâhim (a.s) gibi, ateş saçan harârete karşı, Ey ateş! Serin ve selâmetli ol! (Enbiyâ Sûresi: 69. ) âyetini okuyorlar." Mâdem herşey mânen "Bismillâh" der, Allah nâmına Allah'ın nîmetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, "Bismillâh" demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız. Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah ne fiyat istiyor? Elcevap: Evet, o Mün'im-i Hakîki, bizden o kıymettar nîmetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta, "Bismillâh" zikirdir. Âhirde, "Elhamdülillâh" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat olan nîmetler; Ehad, Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakîki'yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir. Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm. Bediüzzaman Said Nursî, "Birinci Söz", Sözler
December 08
Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.
AL-İ İMRAN: 92 December 02
Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.”
Allah uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler;
Allah uğruna can verirsen sana da can bağışlarlar.
Hz. Mevlâna (k.s.) November 03
Ya Rabb ! Bizi kötülükten uzaklaştıran ve kendisi de kötülükten uzak duranlardan eyle. Daima helal olan şeyleri nasib et ki harama düşmeyeyim İbadet ve taatınla meşgul olmayı nasib et ki günah ve isyana düşmeyeyim Lütuf ve ihsanını esirgeme ki senden başkasına muhtaç olmayayım. Amin...
Allahümme inni eselüke bike en tasülliye ala seyyidina muhammedin ve ala sairil enbiyai vel murseliine ve ala alihim ve sahbihim ecmeıne ve en tağfira li ma meda ve tahfezani fiima begiye.
October 20 Hazreti Süleyman ve Sivrisinek
Yurdu olan çayırlıklardan ayrılan sivrisinek, hakkını aramak için Süleyman a.s. ‘ın huzuruna çıkıp dedi ki:
-Ey
kuşların da, balıkların da sığındığı ... adaleti insanların,
şeytanların, perilerin arasında yayılmış olan Süleyman : Çok perişanız,
bizim de hakkımızı al, insaf et bizlere de. Ne gül bahçesinde nasibimiz
kaldı, ne bağda.
Her zayıfın işini halleden ; sivrisinek zaten
zayıflığın simgesidir. Biz zayıflığımızla, kanadımızın kırıklığıyla
tanınmışız...sen ise, lütufla, yoksullara yardımlarınla. Ey eli,
Hakk’ın eli olan ; elimizi tut da, bizleri bu gamdan kurtar.
Süleyman a.s. sordu:
-Ey
hak isteyen, kimden şikayet ediyorsun, söyle?.. Kimdir o zalim ki,
ululuk satarak sana zulmetti, yüzünü, gözünü tırmaladı?.. Nur geldi mi,
zulmet kaybolur. Bizim zamanımızda zalim nerededir?.. Halbuki biz
zulmün öldüğünü bilirdik. Zira zulmün aslı şeytandan gelir. Bak, onlar
dahi bizim için çalışmaktalar, hizmetimizden çekinenler de zincire
vurulmuş, bukağılarla bağlanmıştır. Allah bize padişahlığı; halk
göklere el açıp , ağlamasınlar diye verdi.
Sivrisinek dedi ki:
-Benim feryadım rüzgârdandır. O bize zulmetti. Onun yüzünden daraldık, ağızlarımız kapandı, kanlar yutmaktayız.
Süleyman a.s. dedi ki:
-Ey
güzel sesli , Allah’ın emrini candan dinlemek gerekir. Allah bana dedi
ki: “Ey adalet sahibi, hasmı da hazır olmadıkça kimsenin şikayetini
dinleme!..” Hâkim, iki taraf ta hazır olmadıkça hak kimindir bilemez
ki!.. Onun için bu emirden asla yüz çeviremem. Haydi git, hasmını da
al, öylece gel.
Sivrisinek dedi ki:
-Sözün doğrudur. Delilin de tam yerinde. Düşmanım rüzgârdır. O da senin emrinde!..
Süleyman a.s. emir verdi :
-Ey
seher yeli, sivrisinek zulmünden feryad ediyor... gel bakalım. Geç
hasmının karşısına da anlat bakalım. Cevap ver ona, müdafaa et kendini.
Rüzgâr bu emri duyunca çarçabuk esti geldi. Fakat sivrisinek kaçtı ...
Süleyman a.s. dedi ki:
-A sivrisinek nereye?... Dur da ikinizi birlikte dinleyip hüküm vereyim!.
Sivrisinek dedi ki:
-Padişahım
, o gelince ben nasıl durabilirim?... Kökümü kazan zaten odur. Ölümüm
onun yüzünden, günüm onun varlığından kararırken, birlikte nasıl
durabilirim?
Tıpkı bunun gibi, Hakk tapısını arayan da; Hakk
geldi mi yok olur!.. O vuslat, ebedîlik içinde ebedîliktir ama, o
ebedîlik önce yokluk biçiminde tecelli eder. Nasıl ki; nur arayan
gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur ya?!.. Âşık başını verince akıl
kalır mı gayri?.. HER ŞEY HELÂK OLUR, YALNIZ ONUN HÂKİKATİ BÂKİ
KALIR!...Onun hakikatine karşı var da yok olur, yok da. Yoklukta
varlık... bu pek acayip bir şey!... Bu makamda akıllar elden çıkar,
kalem burada kırılır,bir şey yazamaz olur!...
Ten kafese benzer. Girenlerin, çıkanların, insanla dostluk edenlerin aldatmasıyla can bedende dikendir. Bu, “Ben senin sırdaşın olayım” der. Öbürü “Hayır, senin akranın, emsalin benim”der. Bu der ki: “Varlık aleminde güzellik fazilet, iyilik ve cömertlik bakımından senin gibi hiçbir kimse yok.” Öbürü der ki: “İki cihan da senindir. Bütün canlarımız senin canına tabidir.” O da, halkı, kendisinin sarhoşu görünce kibirlenir, elden, avuçtan çıkmağa başlar. Şeytan onun gibi binlerce kişiyi ırmağa atmıştır! Dünyanın lutfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır, ama az ye. Çünkü ateşten bir lokmadır! Ateş gizlidir, zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar. Sen “Ben o medihleri yutar mıyım? O, tamahından methediyor. Ben, onu anlarım” deme! Seni metheden, halk içinde aleyhinde bulunursa onun tesiriyle gönlün, günlerce yanar. Onun; mahrumiyetten senden umduğunu elde edemeyip ziyan ettiğinden dolayı aleyhinde bulunduğu halde, O sözler, gönlüne dokunur, onun tesiri altında kalırsın. Medihten de bir ululuk gelir, dene de bak! Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın. O medih canın ululanmasına, aldanmasına sebebolur. Fakat bu tesir, zahiren görünmez, çünkü methedilmek tatlıdır. Kınanmak acı olduğundan derhal kötü görünür. Kınanmak, kaynatılmış ilaç ve hap gibidir; içer, yahut yutarsa uzun bir müddet ızdırap ve elem içinde kalırsın. Tatlı yersen onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez.Zahiren uzun sürdüğü için de tesiri, gizlidir. Herşeyi, zıddıyla anla! Medhin tesiri, şekerin tesirine benzer; gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücütta deşilmesi icabeden bir çiban çıkar. Nefis çok öğülmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol; ululuk taslama! Elinden geldikçe kul ol, sultan olma! Top gibi zahmet çekici ol, çevgan olma! Yoksa; senin bu letafetin, bu güzelliğin kalmayınca o, seninle düşüp kalkanlar, senden usanırlar. Evvelce seni aldatıp duranlar, o vakit seni görünce “Şeytan” adını takarlar. Seni kapı dibinde görünce hepsi birden “Mezarından çıkmış hortlak” derler; Genç oğlan gibi. Ona önce Allah adını takarlar, bu yaltaklıkla tuzağa düşürmek isterler. Fakat kötülükle adı çıkıp da zaman geçince bu kötülükte sakalı çıkınca; artık ona yaklaşmaktan Şeytan bile utanır. Şeytan, adamın yanına bir kötülük için gelir; senin yanına gelmez. Çünkü sen Şeytan’dan da betersin. Şeytan, sen insan oldukça izini izler, ardından koşar, sana şarabını tattırırdı. Ey bir işe yaramaz adam! Şeytan huyunda ayak direyip şeytanlaşınca senden Şeytan da kaçmaktadır. Eteğine sarılan kimse de, sen bu hale gelince senden kaçar!
ÖMER B. HATTAB (r.a)
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim
kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan
sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de
doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından
dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146).
Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile
birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi
veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı
hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere
çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye
taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan,
Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında
yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi.
Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve
dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca
kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği
kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123;
Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı
tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr
eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe
çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak,
Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun
müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla
naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti:
Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken,
yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini
sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in
ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş
olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu
öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde
Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an
sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış,
araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin
ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını
bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve
okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden
Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah
(s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin
yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı.
Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya
gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye
başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde
duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer
kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı
açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;
"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!"
dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn
Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa,
Beyrut 1986, 124 vd.).
Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah
(s.a.s)'ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû
Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer
el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı
yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O,
iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi
kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı
müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya
gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti
ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak
o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği
muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde
Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara
büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman
oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu
açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise
göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî,
a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı
açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu.
Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya
cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında
bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve
dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur.
İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu
zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz.
Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı
olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu
şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi
bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı,
eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin
avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı
İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı
ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını
dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu
engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;
"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe,
IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini
etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın
önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer
(r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler
onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s)
onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve
kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin
hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev
yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı
gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır
koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan
saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı
çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine
görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah
Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı
karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan
karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük
rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı
Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i
kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı
sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve
üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı
buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i
hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki
Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki:
Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra
da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı.
Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan
kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at
etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu
(Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın
hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek
müslümanlarla bütünleşmişlerdi.
Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara
ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan
Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a),
Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini
bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış,
öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna
karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu
siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin
tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak
için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve
Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı.
Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de
sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b.
Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen
yerler arasındaydı.
Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî
harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten
sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse
de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri
için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini
bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a
bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra,
Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı.
Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek
şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te
kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.
Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz.
Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca
bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen
akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün
İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde
askerî harekâtlar tamamlanmıştı.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu
harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri
püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine
yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da
Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz.
Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).
İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk,
müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler
halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü
altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze
geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden
dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç
hürriyetine kavuşuyorlardı.
Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki
engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz
müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.
Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara
dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum
normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin
hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin
sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini
sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak
askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının
kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.
Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını
korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları
yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî
teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı
tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için
kurulmuştur.
Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri
bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.
Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için
valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye,
Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin
etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış
kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara,
görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların
bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze
Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla
müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe,
soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok
şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir
fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç
ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan
zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler
konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da
yardımlarda bulunmuştur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara
ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara
müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için
gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın,
müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için
sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde
görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük
meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler
inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet
edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I,
317).
İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında
ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet
işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H.
16).
İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir
coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan
paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye
ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o
devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini
beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını
sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O,
Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de
Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât
fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).
Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek
saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın
yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan
taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu
şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe
b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan
Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden
sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı.
Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği
anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında
deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş
için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de
kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa
edildi.
Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi
karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme
açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir
nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat
adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı
merkezler de oluşturulmuştur.
Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren
meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla
istişare ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa
mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi
müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in
düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en
isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların
yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka
dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de
onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz.
Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça
sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka
karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini
öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat
kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım" sözü ile
ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından
görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini
uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe
ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı
halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali
olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu
sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.
Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında
(Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e;
"Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına
gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere
bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı
aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için
izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın,
karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini
sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu
söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona;
"Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;
"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu"
karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte
doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak
istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak
değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi;
çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz.
Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken
şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan
ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz. Ömer;
"Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada
bulursun" dedi.
Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede
gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
İlmi
Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her
yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu
teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret
sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin
temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri
çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan
sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır.
Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve
Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının
üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab,
1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak
ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz
davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya
çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in
kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).
Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim
sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s)
hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den
başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm
Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda
şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı
sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine
müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve
hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile
bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya
yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya
toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı
kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi
biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım".
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça
mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı
olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan
alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi
gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun
müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği
elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken
beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi.
Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune
addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden
birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir
yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi.
Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile
namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı ailene emret" (Tâhâ,
20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal
etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat
riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki,
kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi.
O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna,
nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).
Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer
(r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek
nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir
devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık
ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken
görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid'in çıplak zemini
üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk
yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı
dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir
gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle
birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline
sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i
gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda
kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu
kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini
söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî,
a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın
ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne
şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların
yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek
sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan
ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer
(r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma
yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle
temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar
verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen
araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a)
kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti:
"Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri
fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere
harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir
sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.
Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı
kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine
uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı
sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri
gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun
günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları
yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda
sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki,
şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah
(s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada
bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin
arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz.
Ömer ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye
koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha
layıksın" dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları!
Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek
onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin"
dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun
ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi" (Müslim,
Fedâilü's-Sahâbe, 22).
Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle
buyurmuştu:
"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın.
Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e.,
133).
Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek
konusunda Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen
ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri
bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz.
Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda
açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer'in lisanı
ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir
defasında da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece,
sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı
yer).
Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha
önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle
demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve
Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri
zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah
(s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın
görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).
GÖRDÜĞÜN HIZIR İDİ
Osmânlı pâdişâhı Kânûnî zamanında,
“Yahyâ Efendi” diye, vardı ki bir evliyâ,
Sultân, "Ağabey" diye, ona hitâb ederdi.
Büyük zât olduğunu bilir, hürmet ederdi.
Bu zât, Hak teâlânın kudret ve izni ile,
Sık sık görüşür idi, hazreti “Hızır” ile.
Sultân da bu durumu çok iyi biliyordu.
Kendisi de “Hızır”la görüşmek istiyordu.
Bir akşam, kayık ile çıkmışken gezintiye,
Yanaştırdı kayığı bir ara Ortaköy'e.
Ve “Yahyâ Efendi”ye gönderdi ki bir haber,
O da gelip bulunsun kendisiyle berâber.
“Yahyâ Efendi” dahî onun ricâsı ile,
Gelip bindi kayığa, yanında “Bir kişi”yle.
Sultânın parmağında, o an bir “Yüzük” vardı.
O kişi, dikkatlice o yüzüğe bakardı.
Velâkin farkedince bunu Sultân Süleymân,
Hemence o yüzüğü çıkarıp parmağından,
Dedi ki: (Siz gâlibâ bunu merak ettiniz.
Alıp, daha yakından bakıp inceleyiniz.)
“O zât” aldı yüzüğü, evirip çevirerek,
Atıverdi denize, hem de gülümsiyerek.
“Yahyâ Efendi” hâriç, kayıkta bulunanlar,
Çok hayret ettiler ki, “O niçin böyle yapar?”
Biraz sonra “O kişi” inmek arzu edince,
Pâdişâh, (Yanaş!) dedi kayıkçıya hemence.
O kişi, tam inerken, bir avuç “Su" alarak,
Uzattı pâdişâh'a, göz altından bakarak.
Avcundaki o suda, attığı "Yüzük" vardı.
Pâdişâh bunu görüp, hayretten dona kaldı.
Tutmak istediyse de, o “Kişi”nin elinden,
Lâkin o zât, bir anda, kayboldu göz önünden.
O zaman sordu sultân, Yahyâ Efendiye ki:
(Ağabey ne oluyor, bu olanlar nedir ki?)
Cevâbında: (O kişi, Hızır idi) deyince,
Dedi: (Bunu, ne için demedin daha önce?)
Buyurdu: (O, kendini tanıttı hükümdârım.
Lâkin siz tanımakta geç kaldınız, n'âpayım?)
Bu zât buyuruyor ki: (Müslümân, tembel olmaz.
Para kazanır ama, ona gönül bağlamaz.
Rızkın onda dokuzu ticârettedir, ama,
Yaparken, düşmemeli bir günâh ve harâma.
Bütün ibâdetlerin, onda dokuzu ise,
“Helâlden yemek”tir ki, bu lâzım asıl bize.
Elbisenin düğmesi, harâmdan olsa şâyet,
Kabûl olmaz, onunla yapılan bir ibâdet.
Bizi, “Âhiret” için yarattı Hak teâlâ.
Ömrümüzü gafletle geçirmiyelim hâlâ.
Nefesler sayılıdır, tükenir bir gün elbet.
Huzûr-u ilâhî'ye çıkacağız âkıbet.)
Fransız gezgini
ve yazarı A. L. Castellan diyor ki:
“Teb’asının hayatına, namus ve
haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an
hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut Şeyhülislâmın
fetvalarından üstün değildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Othomans et
abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)
Tarihler 14 temmuz 1683 ü gösterdiğinde Osmanlı Sancakları Viyana ufuklarında dalgalanmaya başlamıştı. Yaklaşık iki ay süren mücadele sonunda bugün hala tartışılan sebebler yumağı neticesinde 1071 den 1683 e kadar devam eden 612 yıllık türklerin askeri başarısı ağır bir darbe almış oldu. Osmanlı ordusu topları dahil tüm ağırlıklarını savaş meydanında bırakıp bozgun halinde geri çekildi. İşte tam burada aradığımız iz önümüze çıkıyor. Peki neydi bu.
Zafer sarhoşu olan hasmımız ganimetin başına üşüşür ve bir zafer abidesi yapmak ister. İşte burada akla geride bıraktığımız toplardan birini eritip devasa bir çan yapma fikri gelir. Buraya bir parantez açarsak osmanlı toplarının önemli bir özelliğini zikretmek gerekir. Osmanlıda bir top kalıba dökülürken özel bir merasim düzenlenir. Dualarla başlıyan merasim başta padişah olmak üzere devlet ricalinin sırayla eriyik halindeki dökümün içerisini altın atmasıyla sona erer. Baştan farketmeselerde sonradan bu durumu öğrenen Avrupalılar ele geçirdikleri toplarımızı eritip bu altınları ayrıştırıp kalanıda tekrar değerlendirirler.
İşte Viyana önünde bıraktığımız topların başınada bu geldi. Ama biri daha bahtsız çıktı ve ne yazıkki bir çan haline getirildi. Pummerin adı verilen ve 1711 de dökülen çan Viyananın en büyük kilesi olan STEPHANSDOM ( dom büyük kilise katedral) daki yerine yerleştirilir ve bir memurluk ihdas edilir. Bu memurlar sürekli kulede nöbet tutarak gelecek Türk tehlikesini bu çanla şehre haber verecektir.Türkleri İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar bekleyen Viyanalılar ancak bu tarihten sonra kanaat getirip artık bu işi sebmolik hale getirmiştirler. Tekrar çana dönecek olursak ilki 1711 de konulan çan 22,5 ton ağırlığında bir ray üzerinde çalınırken 12 nisan 1945 deki bombardımanda isabet almış ve parçalanmış ama çanlarından vazgeçmemişler ve parçaları toplayarak 20,1 tonluk ağırlığıyla Avrupanın 3. büyük çanını 1957 yılında yeniden yerine asarlar.
Yalnız bu sefer ağırlığından başka bir fark vardır üzerinde; üst kısmında sarıkları, yataklı pala bıyık ve sakallarıyla 6 türk başı süslemektedir. Osmanlının verdiği korkunun belki bu şekilde intikamını almaya çalışıyorlardır nedersiniz?
İçimizdeki bazı insanlar 29 Mayısta Costantinapolis in (özellikle böyle yazdım çünkü fethedilen odur) fethini kutlamayı abes bulurken hatta Avrupa Birliğine girmeye hazırlandığımız bir zamanda dostlarımızı(!) inciteceğimizi düşünüyorlar. Peki onların yaptıkları. İşte resim; yazıda Türklerin Viyanadan gidişinin 300. yılı yazıyor.
Yeri gelmişken birde site adresi vereyimde bizim ve onların arasındaki şuur farkını gözlerinizle görün kararı siz verin...
Viyana zaferlerinin 325. yılı anısına açılmış bir site;
http://victoria-film.com/english/index_eng.html
|
|
|
|